Bir İstisnanın Çözümlemesi – Bölüm 50 "Küçük Not"
Küçük Not
Akşamki transfer nedeniyle ertesi gün işe geç geliyor. Yüzünde gülümseme göremiyorum. Uykusuzluk ve yorgunluktan mı yoksa başka bir nedenden mi olduğunu bilmediğim bir tatsızlık var. Masasına oturup bilgisayarın açma düşmesine dokunduktan sonra uzanıp önündeki ajanda’dan bir yaprak yırtıyor. Bir süre üzerine bir şeyler yazdığı kağıdı getirip masama bırakıyor. Elimdeki işi bırakıp, açıp okuyorum.
Ozan!
Aşkım! Sakın bana olan güveninin gitmesine izin verme çünkü aşkımız bununla besleniyor. Bazen gerçek görünenden öyle farklı ki… Oysa insanlar gördüklerine, duyduklarına inanıyor hep.
Biz en baştan beri, hiç görmediğimiz bir şeye, bir mucizeye inanmadık mı?
Ozan.
Bazen dünya üstüme üstüme geliyor diyorum ya sana. Sanırım bu da o zamanlardan biri.
İnsanların benden ne istediğini bilmiyorum. Sadece ben ne istediğimi biliyorum. İstediğim sensin. Seninle mutlu olmak.
Ben sadece kollarınla değil, güvenin ve sevginle de sarılıp sarmalanmak istiyorum. Bunu duymak değil bilmek istiyorum.
Kağıdı tekrar katlayıp, Mustafa Bey ya da Emel hanım görmesin diye çantama koyuyorum. Canım çok sıkılıyor. Artık elimdeki işe nasıl odaklanacağım?
Son 2 ayda yaşanan onca rezillikten sonra, bu kağıtta yazan sözlerin samimiyetine nasıl inanacak, nasıl emin olacak ve nasıl bileceğim? Gerçek nedir?
Aklımdan sürekli olarak şu geçiyor:
Eğer şimdi noktayı koyarsam, ilerleyip gerçeğin ne olduğunu asla öğrenemeyeceğim. Bütün anormalliklerine rağmen bu hikayenin hala düzlüğe çıkma umudu var mı?
Doğru olan nedir? Geç olmadan, tüm o aşk ifadelerine ve onca ateşli sevişmeye rağmen “artık yeter” demem gerekiyor mu? Yoksa bu ilişkinin nereye gittiğini görebilmek için son durağa kadar beklemeli miyim?
Sağda solda, her yerde yanıt arıyorum. O an birden geçen ay çantama attığım eski yazısı aklıma geliyor. Çıkarıp bir daha bakıyorum.
Sevgili Ozan,
Durmuş amca ve Türkan teyzeden beni haberdar ettiğin ve iyi haberleri bilmemi sağladığın için çok teşekkür ederim. Her ne kadar dün onların yanına gideceğinden beni haberdar etmemiş olmana üzülsem de sonuçta mutlu oldum.
En kısa zamanda ziyaretlerine gidebileceğimizi umud ediyorum. Bunu yapmamamız için hiçbir neden yok.
Aramızdaki aşk, sevgi ve tutku gibi tükenebilir şeylerin bitmesi aramızdaki özel bağı asla koparamayacak en azından ben öyle umud ediyorum.
Sevgiler
A…
Tam bir ay önce bana aşk, sevgi ve tutkunun tükendiğini, bugünse güvenim ve sevgimle sarılıp sarmalanmak istediğini yazıyordu.
Bu gelgitler daha ne kadar sürecekti? İlişkimiz ve ona olan sevgim için harcadığım onca enerji, karşılaştığım afalltıcı durumlarla havaya salınan elektrik akımı gibi boşa gidiyordu. Mücadeleyi seven biri olarak, asla kolayın peşinde olmadım. Zoru hep sevmişimdir, ama zorluk anlamsızlık ile birleştiğinde gerçekten acıtıyordu. Bunca kör dövüşü ne içindi? Ne uğrunaydı? Bir adım sonra ne olacağı bilemezken, bunca çaba ne içindi?
Bir an duruyorum. İşe artık dönmem lazım. Zihnimi toparlamalıyım.
Birden ılımlı bir düşünce öne çıkıyor zihnimde ve avutucu bir yanıt buluyorum:
Bunların hepsi bir Karşıyaka’lıyı kurtarmak için... Sonu benim için tam bir hüsran olsa da, bir bireyi yaşadığı dengesiz yaşamdan vazgeçirmeliyim. İleride bir gün, hiç olmazsa yarı yolda pes ettiğim için kendimi suçlamış olmam. İyi niyetimi sonuna kadar koruyacağım. Kestirip atmak her zaman kolaydır. Ben, bugün “seni seviyorum” dedikten sonra yarın “kusura bakma çok dengesiz davranışlar gösteriyorsun. Ne senden, ne de ilişkimizden bir şey olur. Hoşçakal!” demek benim tarzım değil. Ağzından çıkanı laf olsun diye söyleyen biri hiç olmadım. Dün sevdiğimi söylediğim kıza bugün sanki bambaşka biriymişim gibi kolayca “hoşça kal” diyememem. Söz namustur, oyun değil!
Bir şey belliydi... mücadele etmem gerekiyordu. Belki tanımları yanlış yapıyordum. Sanki önümde iki yol var da, biri "pes etmeyi" diğeri "şans vermeye devam etmeyi" öğütlüyordu. Belki de çok düşük te olsa bir düzelme olasılığı vardı. İyimserlik beni hep zayıf düşürüyordu. Belki bir gün bütün bu beni yiyip bitiren şüphelerden – kafa karışıklıklarından ve bilinmezliklerden kurtulacaktım.
Ben, olumlu bir sonuç oluşacaksa bile, bunun benim iteklememle, zorlamamla değil kendilinden olmasını arzuluyordum. Kafamdaki şey buydu. Zaten başka türlü kıymeti de olmayacaktı. Herşeyi ben planladıktan ve dikte ettikten sonra ne önemi kalacaktı? Zaten sonrasında hayat boyu da aynı şeyi yapmaya devam etmem gerekmeyecek miydi? Sürekli yönetmem ve yönlendirmem gereken bir insana nasıl saygı duyacak, nasıl sevecektim?
Bana göre iki bireyin medeni seviyesi, olumlu sonuca ulaşmalarını sağlayacak başlıca etkendir. Peki ben yaşadığım ilişkide, onun sürekli sebep olduğu gel-gitlerde bu medeni seviyeyi görebiliyor muydum? Her geçen gün artan şaşkınlığım, ona olan sevgim ile çatışırken zaman hangi sonucu gösterecekti?
Soru işaretleri ne zaman bitecekti?
Yorum (yok) Yorum yaz!
